Gerçek, bir anda ölmez. Önce yavaşlar, sonra yalnızlaşır, en sonunda da kimsenin sahip çıkmadığı bir köşede sessizce can verir. Bugün yaşadığımız şey, gerçeğin yokluğu değil; gerçeğin göz göre göre tasfiye edilmesidir. Daha da kötüsü, bu tasfiyeyi yapanları alkışlayan bir kalabalığın içindeyiz. Çünkü çağımızda hakikat, rahatsız ettiği ölçüde tehlikeli; rahatlattığı ölçüde makbuldür.
“Gerçek, insanın konforunu bozduğu anda düşman ilan edilir.”
Bu yüzden yalan çoğu zaman gizlenmez; paketlenir. İnandırıcı olması gerekmez, yeter ki tanıdık olsun. Zihin, tanıdık olana direnmez. Kognitif mimarinin kırıldığı yer tam da burasıdır: Akıl, gerçeği arayan bir yapı olmaktan çıkıp, inandığını koruyan bir savunma mekanizmasına dönüşmeye başladığında çatırdamalar başlar.
İstihbarat mı?
İstihbarat, bu kırılmanın en net görüldüğü alanlardan biridir. Analiz yerini kanaate, ihtimal yerini kesinliğe bıraktığında istihbarat üretimi biter, anlatı üretimi başlar. “Kanaatle çalışan akıl, sürprizle karşılaşmaya mahkûmdur.” Çünkü gerçek tehditler, en çok görmezden gelinen varsayımların içinden çıkar. Yanlış düşman tanımı, yanlış hazırlık doğurur; yanlış hazırlık ise güvenliği içeriden çökertir.
Ulusal güvenlik mi?
Ulusal güvenlik, sanıldığı gibi yalnızca silah ve sınır meselesi değildir. Ulusal güvenlik, bir toplumun neye inanıp neyi sorgulayabildiğiyle ilgilidir. “Zihinsel sınırları aşınmış bir ülke, fiziki sınırlarını uzun süre koruyamaz.” Tehdidi sürekli dışarıda arayan toplumlar, içerdeki zihinsel boşlukları fark edemez. O boşluklar ise çöküşün Truva Atları’dır.
Ekonomi mi?
Ekonomide gerçek, en çok kelimelerle boğulur. Rakamlar konuşmak yerine susturulur, sorunlar tanımlanmak yerine hikâyeleştirilir. Böylece ekonomi bir planlama alanı olmaktan çıkar, bir moral yönetimi aracına dönüşür. “Gerçekle yüzleşemeyen ekonomi, geleceği inşa edemez; yalnızca bugünü erteler.” Ertelenen her sorun, daha ağır bir bedelle geri döner.
Eğitim mi?
Eğitimde gerçeğin ölümü daha erken yaşanır. Doğru cevabın kutsandığı, görece yanlış sorunun cezalandırıldığı yerde düşünce gelişemez. Öğrenci öğrenmez; uyum sağlar. Oysa “Ezber, bilgiyi taşır; düşünce yön üretir.” Yön üretemeyen zihinler, kriz anlarında çözüm değil, talimat arar. Talimat bekleyen toplumlar ise inisiyatifi kaybeder.
Sağlık mı?
Sağlık alanında gerçek, sayıların arasına sıkışır. İnsan, istatistiğe indirgenir. Önleyici akıl geri çekilir, geç kalmış müdahaleler normalleşir. “Sağlıkta asıl maliyet; hastalık değil, hastalığı ortadan kaldıracak çözümlerdeki gecikmedir.” Gecikme sistematik hâle geldiğinde, sorun bireysel değil toplumsal olur.
Medya mı?
Medyada ise gerçek, hızla ezilir. İlk olmak, doğru olmaktan daha değerli kabul edilir. Bağlam feda edilir, derinlik gereksiz görülür. “Bağlamı olmayan bilgi, gerçeğin değil algının hizmetindedir.” Algı yönetimi normalleştiğinde, toplum neye sevineceğini, neye kızacağını başkasından öğrenir.
Hukuk mu?
Hukukta gerçek, metinlere hapsedildiğinde adalet yavaşlar. Prosedür işler ama vicdan susar. “Adalet, yalnızca kurallarla değil, o kuralları yorumlayan akılla yaşar.” Akıl yoksa metin vardır; ama metin adalet üretemez, yalnızca düzen taklidi yapar.
Bütün bu alanların ortak sorunu aynıdır: Parçalanmış bir düşünme mimarisi. Herkes kendi alanında konuşur ama kimse bütünü göremez. Oysa gerçek, bölünerek anlaşılamaz. “Gerçek, disiplinler arasında dolaşır ve onu tek bir pencereden bakanlar göremez.”
Çözüm, yeni sloganlar üretmek değildir. Çözüm, aklı yeniden inşa etmektir. Soru sormayı ödüllendiren bir eğitim anlayışı, veriyi kanaatin önüne koyan bir analiz kültürü, ekonomiyi hikâyeden arındıran gerçekçi planlama, medyada bağlamı merkeze alan sorumluluk, hukukta metin kadar zihniyeti de denetleyen bir yaklaşım…
Bunlar birer reform değil, bir zihinsel savunma hattıdır.
Sonuçta mesele şudur:
“Gerçek öldüğünde sessizlik olmaz; alkış olur.”
O alkış sürdükçe, hakikat geri dönemez. Alkışı kesmek de yetmez; düşünmeyi yeniden öğrenmek gerekir. Çünkü oyun, gerçeği sakladığımızda değil, gerçeği hakikate dönüştüremediğimizde kaybedilir.