2025 yılına veda ederken, geride bıraktığımız yüzyılın ilk çeyreği insanlık adına ağır bir muhasebeyi zorunlu kılıyor. Son yirmi beş yıla baktığımızda dünya, teknolojide ve iletişimde büyük ilerlemeler kaydederken; adalet, vicdan ve insan hayatının değeri açısından aynı oranda geriye gitmiştir. Özellikle İslam coğrafyası merkezli yaşanan savaşlar, işgaller, katliamlar ve zorunlu göçler bu dönemin en acı gerçeği olarak karşımızda durmaktadır.
Bu tablo karşısında insan olarak, Müslüman olarak ve bu coğrafyanın bir parçası olarak kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Bu insanlık dramları yaşanırken biz ne yaptık, ne yapıyoruz ve yaptıklarımız yeterli mi? Bireysel tepkiler, insani yardımlar ve diplomatik açıklamalar vicdanımızı rahatlatmaya yetiyor mu, yoksa daha fazlasına mı ihtiyaç var?
Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarihsel hafızası ve medeniyet birikimi gereği mazlumun yanında durmayı bir ilke olarak benimsemiştir. Avrupa’nın ortasında, dünyanın gözü önünde yaşanan Bosna-Hersek katliamı hâlâ hafızalardaki tazeliğini korurken; o gün sergilenen sessizlik, bugün yaşanan birçok zulmün de zeminini hazırlamıştır. Türkiye, o günden bugüne Filistin’den Afrika’ya, Asya’dan Orta Doğu’ya kadar pek çok bölgede insani duruşunu ortaya koymuş, imkânları ölçüsünde yardım elini uzatmıştır.
Ancak artık kabul etmemiz gereken bir gerçek vardır: Organize olmuş, çıkarları uğruna her türlü hukuksuzluğu meşrulaştıran bir dünya düzenine karşı, adaleti savunanlar yeterince organize değildir. Uluslararası kurumlar, kuruluş amaçlarından uzaklaşmış; güçlü olanın hukukunun geçerli olduğu bir sistem hâline gelmiştir. Bu adaletsiz düzenin bedelini ise her zaman olduğu gibi siviller, kadınlar ve çocuklar ödemektedir.
Bugün dünyada yaşanan hak ihlallerinin temelinde sadece savaşlar değil, aynı zamanda sessizlik ve tepkisizlik de vardır. Adaletin geciktiği her an, zulüm daha da derinleşmektedir. Türkiye’nin farklı coğrafyalarda sergilediği insani ve vicdani duruş elbette değerlidir ve takdire şayandır. Ancak bu duruşun, daha güçlü, daha etkili ve sonuç odaklı bir küresel adalet anlayışıyla desteklenmesi artık kaçınılmazdır.
Yirmi beş yıllık bu süreç, bize şunu açıkça göstermiştir: İnsanlık ya yeniden vicdan eksenli bir düzen kuracak ya da bu karanlık tablo daha da ağırlaşarak devam edecektir. Yeni bir yıla girerken, geçmişin muhasebesini yapmadan geleceğe dair umut inşa etmek mümkün değildir. Bu yüzden bu yirmi beş yıl, sadece bir zaman dilimi değil; insanlığın verdiği ve vermeye devam ettiği büyük bir sınavdır.